Ali Rıza Avni
Sümerliler dinsel törenler esnasında musikiye büyük bir önem veriyorlardı. İlk zamanlarda bu törenler pek sade bir şekilde yapılmakta idi. Tanrıların şerefine içkiler dağıtılır, bu arada flüt, çifte boru veya lir, davul gibi sazların eşliğinde ilâhiler okunur dualar edilirdi.
Sonraları dinsel törenler daha da geliştirildi. Kalabalık bir saz grubunun eşliğinde büyük bir koro tarafından ilâhiler okunmaya başladı. Bu ilâhiler bugün resitatif dediğimiz tarzda okunuyor ve vurgulu sazlar da tempo tutuyordu.
MÖ 2400’e doğru Gudea adlı Sümer kralı Lagaş şehrindeki Ningirsu Mabedi’nde kadın ve erkek okuyucuların, çalgıcıların çalışması için bir yer yaptırdı. Burada programlı ve metotlu bir müzik eğitimi yapılıyordu.
Demek ki musikide ilk vokal grubu ve konservatuvarı teşkil edenler Sümerlilerdir.
Bugün bütün milletlerin kullanmış olduğu 7 ana sesin Sümerlilerce aynen kullanıldığı da ortaya çıkan hakikatlerdendir. Eski bir mezarın içinde çıkan bir flüt halen Filadelfia Üniversitesi’nin müzesinde bulunmaktadır. Bu flüt üflendiği zaman “Do-re-mi-fa diyez-sol-la-si” seslerini vermektedir ki bu dizi Batı müziğindeki Sol majör, Türk müziğindeki Rast (Temperemanlı dizide bulunmayan Si koma bemollü ses ihmal edilirse -aksi taktirde- Pençgâh makamına karşılıktır.
Yukarıda adından ve eserlerinden bahsettiğimiz müellif, Sümerlilerin kullandıkları nota yazısını keşfetmek başarısını da göstermiştir.
Çivi yazısı ile yazılan bu notayı deşifre eden bilgin, bazı ilâhilerin notalarını çıkarmıştır. Bunlardan birisi, bizim yazımıza konu olarak aldığımız eserdir. Bu eser, insanın nasıl yaratıldığını tasvir eden şairane bir efsaneyi hikâye etmektedir. Yer ile gök yaratıldıktan sonra bütün tanrılar bir araya toplanmışlar ve “Daha yapılacak ne var?” diye konuşuyorlarmış. İçlerinden biri yerle göğün birleştiği yerde iki küçük mabudun kurban edilmesini ve bunların kanından insan cinsinin ortaya çıkmasını teklif ediyor. Öyle yapıyor ve insanların bolluk içinde yaşamaları dileniyor.
Eserin notası tetkik edildiği zaman şunu görüyoruz. Bu ilâhinin yapısı; zemin, meyan, zemin tarzındadır. Bu yapıt musikimizdeki beste formuna benzemektedir. Fakat asıl enteresan olan nokta eserin makamıdır.
İlâhi, Pençgâh makamına uymakta ve melodilerinin dizilişi bakımından büyük bestekârımız Buhurizade Mustafa Itrî’nin (1640-1711) meşhur eseri olan Rast makamındaki Na’t-ı Mevlâna’ya insanı hayrete düşürecek derecede benzemektedir.
Musikimizdeki Pençgâh makamı, Rast makamı ve Beyati dizileri ile Pençgâh beşlisinin birleşmesinden meydana gelmiş birleşik bir makam olup Rast makamına çok yakındır. Donanımlarına aynı armürleri alan bu iki makam kulak melekesi ile birbirlerinden zor ayırt edilir.
Aşağıda söz konusu ettiğim ilâhi ile Itrî’nin meşhur Nat’ının notalarının baş kısımlarını sunuyorum. Aradaki benzerliği sezmek ve anlamak için yalnız göz melekesi bile kâfidir.
Mevlevî Na’t’ından:

Sümer ilâhisinden:

Gelişigüzel iki eserin bu kadar birbirine benzemesi her halde tesadüfi olmasa gerek. Kaldı ki aradan binlerce sene gibi bir zaman geçmiştir. Bu, ancak Sümer Türklerinden ırki bir verasetle bize geçmiş olan bir şeydir. Bilmem bunun daha başka türlü bir izahı olur mu?
Desteklerini esirgemeyen Sevgili Ümit Yazıcı ve Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

