Hacı Arif Bey ve şarkıları


Ali Rıza Avni


Türk musikisinde bilhassa şarkı türünde ölmez eserler yaratmış bulunan Hacı Arif Bey merhum, bestekârlık sahasındaki büyük şöhretinin yanı sıra yaşadığı devirde dillere destan olan aşkları ile de tanınmış bestekârlarımızdan biridir. 

O kadar ki, geçen asrın sonlarında gerek saray ve gerekse saray dışı musiki muhitlerindeki hanımlar Hacı Arif Bey‘in aşk hikâyelerini efsaneleştirecek derecede mübalağaya sürüklemişlerdir.

Bizim bu yazımızda anlatacağımız aşk hikâyeleri de saraylı bir hanımefendinin hatıra defterindeki kayıtlara dayanmaktadır. 

Hacı Arif Bey henüz yirmi bir yaşında iken Harem-i Hümayun meşkhanesinde sarayın genç ve güzel hanımlarına musiki dersleri vermeye başlamıştı. Mahcup bir tabiata sahip olduğundan daima önüne bakarak ders verirmiş. Fakat bir gün ders alanlar içerisinde kendisine her vesile ile sık sık sual soran henüz on dört yaşlarında şuh-endam ve harikulade güzel gözlere malik bir Çerkez kızının füsun ve cazibesine kapılıyor. Arif Bey bu hilkat bediası karşısında nutku tutulmuş ve ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette kalmıştı.

Bu Çerkez kızı bir rivayete göre Abdülmecid‘in hususi hizmetinde kullandığı ve ikbale namzet fakat son derece şımarık gözdelerinden imiş. İsmini bizzat Abdülmecid değiştirmiş ve ona Çeşmidilber adını koymuş. 

Sesinin güzelliği kadar vechen de güzel ve aynı zamanda çok kibar bir kimse olan ve saray kızları arasında paylaşılamayan Arif Bey’e karşı Çeşmidilber’de de bir temayül görülmüş; hatta bu hal çeşitli dedikodulara yol açmıştı. 

Arif Bey yanıp tutuştuğu bu Çerkez sevgilisi için bizzat kendisinin ibda ettiği Kürdilihicazkâr makamındaki: “Geçti zahm-ı tir-i hicrin tâ dil-i nâşâdıma” şarkısını işte bu sıralarda bestelemişti.

Nihayet Abdülmecid‘in de iradesi ile evlenen iki sevgili Maçka’da bir konakta yaşamaya başlıyorlar. Daha gerdeğe girdiği günden beri neşesini kaybeden Hacı Arif Bey‘in ölünceye kadar mahzun ve düşünceli yaşadığı rivayet edilir. 

Arif Bey, henüz on beş yaşında olan ve ele avuca sığmayan Çeşmidilber ile ancak iki sene yaşayabilmiş ve bu izdivaçtan Cemil Bey ve Nebiye Hanım dünyaya gelmişlerdir. Abdülhamid‘in zamanında mabeyin orkestrasında bulunan Cemil Arif Bey viyolonsel çalmakta zamanının bir şöhreti imiş. 

Tahammül edilmez kaprisleriyle Arif Bey‘i üzen Çeşmidilber en edna vesilelerle ayrılmak arzularını açıklamaya başladığı ve her şeyine rağmen ondan ayrılmak istemeyen ve bir taraftan da dile gelmekten çekinen Arif Bey‘e cehennem hayatı yaşadığı rivayet edilir.

Hicaz makamından bestelediği: 
Saydeyledi bu gönlümü bir gözleri âhû
Bendeyledi zincire beni sünbül-i giysû
Bilmem ki ne sihreyledi ol gamze-i âhû
Saplandı ciğergâhıma dek hançer-i ebrû 

Nakarat
Huri mi acep nur-ı mücessem mi nedir bu?
Bu eseri ızdıraplı günlerinin mahsulüdür. 

Nihayet emrivaki gelip çattı. Çeşmidilber iki çocuğunu bırakıp kaçıyor. Kalbine ya gururuna vurulan bu ani darbe karşısında perişan olan ve bütün kusurlarına ve verdiği azaba rağmen onu hâlâ sevmekte olan Arif Bey bu iftirakın verdiği acılar içinde, Kürdilihicazkâr makamında: “Niçin terk eyleyip gittin o zalim” şaheserini bestelemiştir. 

Arif Bey bu eserin güftesi ile bahtına karşı izharına çalıştığı sitemleri bestesiyle de ızdırabının canlı bir tablosunu göstermek istemiştir. 

Bir aralık Ceşmidilber yuvaya avdet edeceğinden ümide kapılan Arif Bey yine Kürdilihicazkâr makamında: “Düşer mi şanına ey şeh-i hûban” şarkısını meydana getirmiştir. Şarkının ikinci mısraı, “Bırakmak aşıkı böyle perişan” şeklinde okunmaktadır. Halbuki Leon Hanciyan bu mısraın aslında: “Bırakmak Arif’i böyle perişan” şeklinde olduğunu söylemiş idi ki bu tavzih, vak’a ve hadiselerin seyrine de uygun düşebilir. 

Çeşmidilber’in evlendiği adamdan dünyaya gelen kızı, Tanburi Cemil Bey‘in ağabeyi Ahmet Bey‘le izdivaç etmiştir. Bu izdivaçtan dünyaya gelen kızı da üstad Fazıl Ahmet Aykaç‘ın refikasıdır. 

Bir müddet sonra Arif Bey tekrar harem-i hümayundaki meşkhaneye dönmüş bulunuyor. Bu defa ders verdiği kızlar arasında melek yüzlü bir Çerkez kızı görüyor. Çok beğeniyor; Zülfünigâr Hanım. Nihayet evleniyorlar. Bu izdivaçtan da Arif Bey bedbaht çıkıyor. İlk senesinde Rebia ismini koydukları kızları dünyaya geliyor. Fakat Zülfünigâr kalkmamacasına yatağa düşüyor, konulan teşhis verem. Gösterilen ihtimama rağmen Zülfünigâr kurtulamayıp toprağa düşüyor. Arif Bey‘in bu ölüme çok yandığı ve ağladığı söylenir. Segâh makamında: “Olmaz ilaç sine-i sadpareme” ve Hicaz makamında: “Kamer çehre peri rû tende canım” şarkıları Zülfünigar için ağlayarak meydana getirdiği eserlerindendir. Zülfünigar ile evlenmeleri dolayısı ile saraydan yüksek tahsisat ile çırağ edilmiş olan Arif Bey, Sultan Aziz‘in cülûsunda Serhanende-i Hazret-i Şehriyari unvanıyla tekrar saraya alınıyor ve Sultan Aziz‘in iltifat ve ihsanlarına gark oluyor. Fakat aldığı iki derin yara ile sinesi deşilen Arif Bey, maddi şeylere kıymet vermiyor, mütemadiyen eser veriyordu. O derecede ki bir günde yedi sekiz şarkı bestelediği ve bunları geçmeye vakit bulamadığı söylenir. Öyle zamanlar geldi ki ruhundaki beste kaynaklarından bir sel gibi akan eserlerine güfte bulamaz olmuştu. 

Arif Bey‘in üzerinde otoriter şekilde en büyük tesiri yapan ve yaratan üçüncü hanımı Nigarnik Hanım da saraylı bir Çerkez kızıdır. Valide Sultan’ın hazinedarlığında bulunmuş, umurdide ve gayet zeki olan bu hanımı ile yaşadığı devrenin bir kısmı Zincirlikuyu’da geçirdiği münzevi zamanına tesadüf eder. Arif Bey çiftliğinde tam kalenderane yaşamanın yolunu tutmuş ve dünyadan elin eteğini çekmiş bir vaziyet almıştı. 

Bu sırada Arif Bey‘in titizliği ve serkeşliği nazarı dikkati celbedecek derecede arttığı ve hatta padişahı bile saymadığı ve bu asabî hallerinin sebebiyet verdiği bir hadise yüzünden padişahın iradesiyle, mızıka-yı hümayundaki odasında elli gün hapsedildiği vakidir. 

Arif Bey, hapis cezasını bitirdikten sonra tekrar çiftliğinde inzivaya çekilmesi, gözden düşme ve rütbeden tecrid suretiyle menkûb olduğu bir devrin başlangıcını teşkil eder. Bir hayli müddet devam eden bu menkûbiyet devresinde Arif Bey elinde avucunda olan paraları sarf etmiş ve vaktiyle kendisine verilmiş olan hediyeleri de elinden çıkarmak zorunda kalmıştır. 

Son devrelerinde geçim ve maişetleri inek ve keçilerinden sağılan sütlerin getirdiği paraya inhisar etmiştir. Elli üç yıllık ömrünün hemen otuz senesini sarayda geçiren ve üzerinden kuş uçmayan harem-i hümayun kapılarını ardına kadar kendine açtıran ve yoksulluk nedir bilmeyen Arif Bey‘e bu inziva hayatının fakirane safhaları ağır gelmişti. Bu sıralarda Valide Sultan’ın daveti üzerine evvelâ hanımı ve henüz beşikte olan kızları Hayriye Hanım saraya ve sonra da Arif‘e Bey rütbesi iade edilerek mızıka-yı hümayun’a alınmıştı. Hem tebrik hem de istifsar-ı hatır (hal hatır sormak) için kışlada kendisini ziyarete gelen eski bir mektep arkadaşına söz arasında, bir zamanki parlak devrinin söndüğüne telmihen: “Ben artık husufa uğradım diyerek teessürlerini izhar etmiş ve bir kaç gün sonra da Kürdilihicazkâr makamında: “Gurub etti güneş dünya karardı” şaheserini meydana getirmiştir ki bu, Hacı Arif Bey‘in son eseridir. Arif Bey bu zamanda ömrünün son senelerini yaşıyor ve hastalıktan kurtulamıyordu. Nihayet şimdiki mühendis mektebinin bulunduğu mızıka-yı hümayun odasında bir kalp krizine tutuluyor. Kendini iyi hissetmeyen Arif Bey bitişik odada bulunan oğlu Cemil Bey‘e sesleniyor. Şaşkın bir halde odaya giren oğluna kollarını açıp: “Beni çabuk kıbleye çevir” diyor ve iki dakika sonra da oğlunun kolları arasında can veriyor. 


Avni, A. R. (1964, Şubat 6). Musiki / Her hafta bir besteci ve eseri: Hacı Arif Bey ve şarkıları. Yeni Asır, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Hakan Cevher tarafından yayımlandı

Musicologist

Yorum bırakın