Kendi ağzından Üstad Münir Nureddin Selçuk 

Hayatı ve musikimiz hakkındaki fikirleri…


Ali Rıza Avni


Sene 1915… Kadıköy’deki Hâle Sineması’nın o zamanki adı “Apollon Tiyatrosu..“.

Kapıya gelenler eski harflerin en süslü şekilleriyle yazılmış bir konser ilânı ile karşılaşıyorlar. Darülfeyz-i Musiki Cemiyeti‘nin o geceki konserinin solisti, fes takmasını henüz öğrenmeye başlayan küçük bir çocuk. 

Sene 1915 ve Münir Nureddin Efendi, on üç yaşında bir çocuk. 

*

Yer yerinden oynuyor. Herkesin dilinde yalnız Münir Nureddin Efendi sözü dolanıyor. Beyâti Araban besteyi o kadar harikulâde okumuş ki…

Sene 1924.. Vatan Gazetesi’nin 21 Kânunuevvel tarihli Pazar günkü nüshasında Şark Musiki Cemiyeti‘nin konserine dair yazının: 

“-Konserin en parlak parçası Tevfik Fikret‘in “Bahar-ı terânedâr“ı idi. Münir Nureddin Bey tarafından bestelenen bu şiir cidden pek güzel bir tarzda çalındı ve hele bestekârı sürekli alkışlara mazhar oldu.”

*

Sene 1963.. Yani ilk konserinden bu yana tam 48 sene geçmiş. Elhamra Sineması’nın kapısında büyük bir afiş: 

“Üstad Münir Nureddin Selçuk Konseri, 16 ve 17 Nisan akşamları”

_________

Yalnız Türk musikisinin değil, Şark musiki aleminin de bu en büyük sanatkârı Üstad Münir Nureddin Selçuk hakkında yazı yazmak benim haddim ve kârım değil. 

Fakat ileride musiki tarihimizi yazacaklara ufak bir mehaz olmak üzere, çok yakındaşı tanıdığım bu muhterem üstadımın hayat hikâyesini bizzat kendi dilinden okurlarıma arz etmekle şeref duyuyorum. 

Şimdi üstadı dinleyelim:

“1902 yılında İstanbul’da Sarıyer’de doğmuşum. Babam, Divan-ı Hümayûn muavini ve aynı zamanda Darülfünun İlâhiyet Şubesi muallimlerinden Mehmet Nureddin Bey‘dir. annem, Kütahyalı Hacı Ali Paşa ve sadr-ı esbak (eski sadrazam) Abdurrahman Paşa ailesinden Fatma Hanife Hanım‘dır. Anne tarafından Selçuklar ve Germiyanoğulları ile soyca ilgimiz vardır. Soyadı olarak aldığım “Selçuk” bu hususla ilgilidir. 

Sesimin güzelliği daha ilk mektep sıralarında iken ailemin ve hocalarımın dikkatini çekmişti. Kadıköy Numune Mektebi’ne devam ettiğim zaman ve henüz on bir yaşında iken, Yeniköylü Hasan Efendi‘nin talebelerinden ve Meclis-i Âyan Zabıt Kâtibi Etem Ulvi Bey‘in ve birkaç arkadaşının kurmuş olduğu Darülfeyz-i Musiki Cemiyeti‘ne Sinekemânî Nuri Duyguer‘in delâletiyle kaydoldum. 

Esaslı olarak musikiye intisabım bu şekilde başlar. Cemiyete devamım sıralarında klâsik eserleri ve birçok büyük usûlleri öğrendim. Birkaç sene sonra babamın Bâb-ı Âlî’den kalem arkadaşı olan Rauf Yekta Bey‘in delâletiyle Zekâî Dedezâde Hâfız Ahmet Efendi‘ye intisapla yine klâsik musikimizin beste ve semâî gibi lâdinî eserleriyle birlikte daha sonra plâklara da okumuş olduğum durak, ilâhî vs. gibi dinî eserleri meşk ettim.

Hâfız Ahmet Efendi‘den sonra 5-6 sene Üsküdarlı Hoca Ziya Bey‘den bir hayli eser geçtim. İlk defa konsere Dârülfeyz-i Musiki Cemiyeti ile Apollon Tiyatrosu’nda (şimdiki Hâle Sineması) heyette yukarıda isimleri geçen yaşlı başlı maruf musikişinasların arasında çıktım. Bu konserde çocuk sesim ile okuduğum eserler geniş akisler yarattı. 

Birinci Cihan Harbi sıralarında yeni kurulmakta olan Dârülelhan’a Hoca Hâfız Ahmet Efendi‘nin delâletiyle ve imtihanla girerek 45 kişilik heyete dahil oldum. O zamanlar reis, Suphi Ziya Özbekkan‘ın babası eski Washington sefiri M. Ziya Paşa idi. Hâfız Ahmet Efendi, Leon Hanciyan ve Muallim İsmail Hakkı Bey heyetin hocaları idi. Bu heyette bir müddet çalıştıktan sonra Cihan Harbi sona ermek üzere iken Kadıköy’de bazı tanınmış şahsiyetlerle birlikte Şark Musiki Cemiyeti‘ni kurarak faaliyete başladık. Müessis âza olarak aralarında bulunduğum bu heyette Ali Rifat Bey (Başkan), Leon Hanciyan, Hâfız Ahmet Efendi, Tanbûrî Cemîl Bey‘in yeğeni Tanbûri Hikmet Bey, Refik Fersan, Nuri Duyguer, Kemâl Niyazi Seyhun, Kaşıyarık Hüsamettin Bey ve Arap Cemâl Bey gibi zevat vardı. 

Bir senelik bir çalışmadan sonra büyük rağbete mazhar olan konserler vermeye başladık. Bu arada Muzika-yı Hümayun‘a girerek mülâzim rütbesini hâiz olarak askerliğimi ifaya başladım. Cumhuriyet’in ilânı üzerine Riyaset-i Cumhur Muzıkası olarak Ankara’da Atatürk’ün maiyetine girdik ve üç sene himayelerinde bulunduk. 

Arkadaşım Refik Fersan‘la birlikte heyetten ayrılarak hususi konserler hazırlığına başladık. Sahibinin Sesi Plâk Şirketi ile bir mukavele imzalayarak yeni bir okuyuş üslûbu ile plâklar doldurdum. Bu husustaki tekniğimi ilerletmek üzere 1928 senesinde Paris’e gittim. Orada en iyi hocalardan şan, piyano ve solfej dersleri aldım. Bir yıl kaldıktan sonra İstanbul’a döndüm. Yeni plâklar doldurdum. 

1930 senesinde Fransız Tiyatrosu‘nda ilk solo konserimi verdim. O güne kadar solo konser gibi bir mefhum musikimizde mevcut değildi. aynı zamanda bu tiyatro hiçbir Türk sanatkârına da verilmiyordu. Hatta bana bile vermek istemediler. Bunun üzerine Sahibinin Sesi şirketinin ecnebî ve yerli direktörleri araya girdiler. Tiyatro ancak bu suretle temin edilebilmişti. Fakat bu konserden sonra hepsi hayranlıklarını ifade ederek, tiyatronun bana açık olduğunu bildirdiler. Bütün İstanbul basını Türk musikisinin bir meyhane musikisi olmaktan kurtulduğunu yazıyor ve frak ve smokinli olarak verilen ilk solo konseri övüyorlardı.  

Bu konserimde bana Mesut Cemil Tel, Ruşen Ferit Kam, Nubar Tekyay, Artaki Candan ve fantezik eserlerde de kıymetli Piyanist Vasiliyef refakat etmişlerdi. Bu konserler aynı yerde beş sene devam etti. 

1934’ten bu yana daha çoğu Saray Sineması‘nda olmak üzere İstanbul’un diğer sinemalarında ve Anadolu’nun birçok şehirlerinde konserler verdim ve vermekteyim. Allah’a şükür büyük bir alâka ve taktir toplayan bu konserlerime devem edeceğim.”

Münir Nureddin Selçuk üstadımın buraya kadar anlattıkları daha ziyade kendi musiki hayatının kısa bir biyografisinden ibaret. Halbuki o bugün, yıllardan beridir başarı ile yürüttüğü ve yönettiği İstanbul Konservatuarı’nın icra heyeti şefi olarak da vazife görüyor. 

Üstad, gerek konservatuar hayatını ve gerekse musikimize dair faaliyet ve fikirlerini şöyle özetliyor:

“Yukarıda da belirttiğim gibi, Darülelhan adı altında kurulan bugünkü konservatuara Birinci Cihan Harbi sırasında girdim. İkinci intisabım 1946 yılına rastlar. Kemânî Reşat Erer, Tanbûrî Dürrî Turan, Neyzen Tevfik, Nuri Halil Poyraz gibi bugün hepsini rahmetle andığım zevat ile bir heyet teşkil etmiştir. Bu heyetin kuruluş sebebi de bilhassa klâsik eserleri en sıhhatli şekliyle tespit edip konserler vermek ve plâklar doldurmaktı. İki sene zarfında 15 kadar eseri plâğa doldurdum. Daha sonra ayrılarak iki yıl kadar kendi işlerimle meşgul oldum. Vaki davet üzerine üslûp ve usûl dersleri vermek üzere girdiğim konservatuardan -bazı sebepler yüzünden- bir müddet sonra ayrıldım. 

1953’de İstanbul Radyosu‘na müşavir ve stajyerlere hocalık, aynı zamanda konservatuara icra heyeti şefi olarak geldim. Hâlen icra heyetinin başında bulunuyorum. 

Yalnız belirtmek isterim ki bu vazifeme, belediye ile aramda her sene yenilenen birer senelik bir mukavele ile bağlı bulunmaktayım. Ve tarafeynin memnuniyeti ile bu vazifeme devam etmekteyim. Hiç şüphe yok ki Türk musikisini ayakta tutabilmek için bu heyetin rolü çok mühim olmakla beraber, buna muvazi olarak yalnız nazarî sahada değil amelî olarak da icrakâr yetiştirmek için adedi çok azalmakta olan kaliteli ve bilgili icracılar yetiştirmek için zaman çoktan gelmiş ve hatta geçmektedir. Zira gerek ses ve gerekse saz elemanları bir mektep havası içinde yetiştirilmediği taktirde Türk musikisinin sanat eserleri nota kâğıtları üzerinde kalmaya mahkûm edilmiş olacaktır. Bunun için aynı zamanda büyük şehirlerde birer şubesi olmak şartıyla bir “Türk Musikisi Enstitüsü” derhal açılmalıdır. 

“Eğer Türk musikisini kalkındırmak ve yaşatmak niyetinde isek, bu teşebbüste çok acele davranmamız zamanı gelmiş ve hatta geçmektedir…”


Avni, A. R. (1963, Nisan 15). Musiki / Üstad Münir Nureddin Selçuk / Kendi ağzından Hayatı ve Musikimiz hakkındaki fikirleri. Yeni Asır, s. 5. 


Desteklerini esirgemeyen sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…


Hakan Cevher tarafından yayımlandı

Musicologist

Yorum bırakın