Ali Rıza Avni
Bir insan için acıların en büyüğü, sevdiklerinden bahsederken isminin önüne “Rahmetli” gibi insafsızca bir ilâve yaptıktan sonra söze başlamakmış. Osman Nihat öldü. Bu son kelime ondan önceki isimle o kadar büyük bir tezat teşkil ediyor ki… Bir türlü inanamıyorum. Onun inanamadığım bu ebedi yolculuğu ile ruhum elim bir hatıra enkazı altında eziliyor. sesini bir daha işitememek ve pek seyrek bile olsa aramızdaki büyük farka rağmen bir tevazu eseri olarak “biraderim” diye imzalayarak gönderdiği mektuplardan mahrum kalmakla gönlümün adeta boşaldığını hissediyorum.
Ne yapalım ki taktir-i ilâhi mesafelerin en genişi, en erişilmeziyle onu bizden alarak zuhûr âleminden şuur âlemine nakletti.
Osman Nihat, tanıdığım insanlar içerisinde o çelebi ve rind tabiatıyla kalbimde bambaşka bir yer işgal eden kimselerdendir. Etrafında gördüğü bütün varlıklara, güzel tezahürlere kendisini rahatça verir, kendi meziyetlerinden ziyade etrafındakilerle iftihar etmesini bilirdi. Onun bünyesinde bir insan için fazilet sayılacak bütün güzide vasıflar ve kabiliyetler şayan-ı hayret bir şekilde mevcuttu. Böyle hoş sohbet ve tam manasıyla ehl-i dil mizaçtaki insanı tanıyıp da sevmeyecek bir kimse tasavvur edemiyorum.
Kendisinden yaşça çok büyük olanların bile “Ağabey” dedikleri Osman Nihat’ı bundan on yıl kadar evvel pederim ve bir arkadaşı ile yaptıkları tatlı bir sohbet sırasında tanımıştım. Liseden yeni mezun olduğum o zamanlarda şimdi olduğu gibi hevesten ileri gitmeyen bir gayretle şiirler karalayıp besteler yapmaya cüret ediyordum. Bu merakım kendisine nakledildiği anda, asil çehresinde beliren mana, canlı bir tarih levhası gibi daima gözlerimin önündedir. Başını bana doğru çevirerek bir an durakladıktan sonra yarı mütebessim dudaklarından iki kelime döküldü: “Vah, vah…”. Şaşırmış kalmıştım. Karşımda bir bestekâr vardı ve hakkımdaki bu türlü tanıtmadan sonra benimle alay ediyordu. “Demem hem bestekâr hem de şair…”. O alay etmekte devam ededursun, fakat ben kendisine okuyacağım ve aklım sıra en güzel dediğim şarkılarımdan birinin notasını cebimden çıkararak mırıldanmakta hiç gecikir miyim? Dikkatle dinlediği şarkı biter bitmez acaba ne diyecek diye heyecanla yüzüne bakıyordum. Ciddiyetinden en ufak bir şey kaybetmeksizin yine, “Vah, vah…” demesin mi? Büyük bir yeis ile başımı önüme eğdim. Benim o halim “Dil şâd olmak isterken perişan olmak” gibi bir şeydi. Şarkımın muhakkak beğenilmesini ve tebrik edilmemi beklerken aldığım bu cevaptan sonra artık yanlarında daha fazla durmam caiz değildi. Sanki aralarında üzülen hiç kimse yokmuş gibi gözleriyle birbirlerine gülmeleri beni büsbütün kızdırmıştı. Ayrılmak istiyordum. Osman Nihat birden değişerek ve biraz evvel benimle alay eden insan hiç o değilmiş gibi kulağıma eğilerek yanımızdakilere de duyuracak bir sesle, “İnşallah talihin bana benzemez…” der demez işler değişti. İşte bu söz çok mühimdi. Demek ki aramızda bir benzerlik vardı ilh… Kendisine hiç bir şekilde benzeyemediğime olduğu kadar onun bu sözü ile talihinden şikayet etmesine hâlâ üzülüyorum.
Son görüşmemiz üç yıl evvel Kadıköy’de ve “Bizim Köşe” dediğimiz yerde oldu. Hafid-i Râsim‘e yakışır bir eda ile kadehini kaldırıyordu. Bir ara söz, şair Şekip Bey‘e intikâl etmişti. Bedbaht şairin hayat ve eserleri ile elim akıbetinden bahsederken, “Ben de bu dünyanın havası ile suyu ile imtizaç edemez oldum” cümlesi meğer Osman Nihat’ın ağzından işitebileceğim ve şimdi acı bir hatıra olan son sözleriymiş. Allah’ın şu cilvesine bakınız ki ölümüne bir türlü inanamadığım onu, “Bizim Köşe” ismini verdiğim bu sütunda ve “Rahmetli” gibi insafsızca bir kelime ile anıyorum. Nûr içinde yatsın.
Avni, A. R. (1959, Kasım 4). Bizim Köşe / İnanamıyorum. Radyo Gazetesi, s. 2, 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

