Ali Rıza Avni

Türk sanat müziğinin en büyük sanatkârı hiç şüphesiz ki üstad Münir Nureddin Selçuk‘tur. Harikulâde sesi ve hele okuyuş üslubu bakımından bir benzeri bulunmayan, musiki tarihimize adı altın harflerle yazılacak bu büyük sanatkâr hakkında şimdiye kadar en salahiyetli kalemlerce o kadar çok şey yazılmış ve o kadar güzel sözler söylenmiştir ki, bizim bunlara ilâve edebileceğimiz hemen hiç bir şey kalmamış gibidir.
Şairimiz Yahya Kemâl Beyatlı merhumun şu sözleri, büyük sanatkârı en beliğ şekilde tarif ve izah eden bir vecize kıymeti taşımaktadır.
“Münir Nureddin‘in en üstün meziyeti, son iki yüzyıl içinde Itrî’den Zekâî Dede‘ye kadar millî musikimizin kâr, beste, semai, nakış, durak ve sair şekillerde en halis eserlerini mükemmel bir ifade ile teganni etmeyi bilmek olmuştur. Bu meziyet Tanburi Cemil‘in eşsiz dehasını hatırlatır. Onun sazla ifade ettiği Münir Nureddin sesi ile ifade edilmiştir. Bu sanatın sırrı, eski bestelere derin bir vukuf ve şaşmaz bir bilgi ile nüfuz etmekte ise de, ondan fazla olarak milli musiki dehamızın yer yer ne tarzda tecelli ettiğini duymak ve tam bir ifade ile okumaktır.
Bu meziyet Allah’ın nadir insanlara nefh ettiği mevhibedir.
Bu devirde yaşayan ihtiyar orta yaşlı ve genç vatandaşlar eski musikimizin bestelerini Münir Nureddin‘den dinledikleri için talihlidirler.
Şimdi üstad Münir Nureddin Selçuk‘un hayat hikâyesini kendisinden dinleyelim:
“1902’de İstanbul’da Sarıyer’de doğmuşum. Babam, Divan-ı Hümayun muavini ve aynı zamanda Darülfünun ilâhiyat şubesi muallimlerinden Mehmed Nureddin Bey‘dir. Annem, Kütahyalı Hacı Ali Paşa ve sadrı esbak Abdurrahman Paşa ailesinden Fatma Hanife Hanım‘dır. Anne tarafımdan Selçuklar ve Germiyanoğulları ile soyca ilgimiz vardır. Soyadı olarak aldığım “Selçuk” bu hususla ilgilidir.
Sesimin güzelliği daha ilk mektep sıralarında iken ailemin ve hocalarımın dikkatin çekmişti. Kadıköy Numune Mektebi’ne devam ettiğim zaman ve henüz on bir yaşımda iken Yeniköylü Hasan Efendi‘nin talebelerinden ve Meclis-i Ayan zabıt kâtibi Etem Ulvi Bey‘in ve birkaç arkadaşının kurmuş olduğu Darülfeyz-i Musiki Cemiyeti’ne sinekemani Nuri Duyguer‘in delâletiyle kaydoldum.
Esaslı olarak musikiye intisabım bu şekilde başlar. Cemiyete devamım sıralarında klâsik eserleri ve birçok büyük usûlleri öğrendim. Bir kaç sene sonra babamın Bab-ı Âlî’den kalem arkadaşı olan Rauf Yekta Bey‘in delâletiyle Zekâî Dedezade Hafız Ahmet Efendi‘ye intisapla yine klâsik musikimizin beste ve semai gibi lâdini eserleriyle birlikte daha sonra plâklara da okumuş olduğum durak, ilahi vs. gibi dini eserleri meşk ettim.
Hafız Ahmet Efendi‘den sonra 5-6 sene Üsküdarlı Hoca Ziya Bey‘den bir hayli eser geçtim. İlk defa konsere Darülfeyz-i Musiki Cemiyeti ile Apollon Tiyatrosu’nda (Şimdiki Hale Sineması) heyette yukarıda isimleri geçen yaşlı başlı maruf musikişinasların arasında çıktım. Bu konserde çocuk sesim ile okuduğum eserler geniş akisler yarattı.
Birinci Cihan harbi
Birinci Cihan Harbi sıralarında yeni kurulmakta olan Darülelhan’a hocam Hafız Ahmet Efendi‘nin delâletiyle ve imtihanla girerek 45 kişilik heyete dahil oldum. O zamanlar reis, Suphi Ziya Özbekkan‘ın babası eski Washington sefiri M. Ziya Paşa idi. Hafız Ahmet Efendi, Leon Hancıyan ve Muallim İsmail Hakkı Bey heyetin hocaları idi. Bu heyette bir müddet çalıştıktan sonra Cihan Harbi sona ermek üzere iken Kadıköy’de bazı tanınmış şahsiyetlerle birlikte Şark Musiki Cemiyeti’ni kurarak faaliyete başladık. Müessis aza olarak aralarında bulunduğum bu heyette Ali Rifat Çağatay (Başkan), Leon Hanciyan, Hafız Ahmet Efendi, Tanburi Cemil Bey‘in yeğeni Tanburi Hikmet Bey, Refik Fersan, Nuri Duyguer, Kemâl Niyazi Seyhun, Kaşıyarık Hüsamettin Bey ve Arap Cemal Bey gibi zevat vardı.
Konserler
Bir senelik bir çalışmadan sonra büyük rağbete mazhar olan konserler vermeye başladık. Bu arada Muzıka-yı Hümayun’a girerek mülazım rütbesini haiz olarak askerliğimi ifaya başladım. Cumhuriyet’in ilânı üzerine Riyaset-i Cumhur Muzıkası olarak Ankara’da Atatürk’ün maiyetine girdik ve üç sene himayelerinde bulunduk.
Arkadaşım Refik Fersan‘la heyetten ayrılarak hususi konserler hazırlığına başladık. Sahibinin Sesi Plâk Şirketi ile bir mukavele imzalayarak yeni bir okuyuş üslubu ile plâklar doldurdum. Bu husustaki tekniğimi ilerletmek üzere 1923’de Paris’e gittim. Orada en iyi hocalardan şan, piyano ve solfej dersleri aldım. Bir yıl kaldıktan sonra İstanbul’a döndüm. Yeni plâklar doldurdum.
1930’da Fransız Tiyatrosu’nda ilk solo konserimi verdim. O güne kadar solo konser gibi bir mefhum musikimizde mevcut değildi. Aynı zamanda bu tiyatro hiçbir Tür sanatkârına da verilmiyordu. Hatta bana bile vermek istemediler. Bunun üzerine Sahibinin Sesi şirketinin ecnebi ve yerli direktörleri araya girdiler. Tiyatro ancak bu suretle temin edilebilmişti. Fakat bu konserden sonra hepsi hayranlıklarını ifade ederek, tiyatronun bana açık olduğunu bildirdiler. Bütün İstanbul basını Türk musikisinin bir meyhane musikisi olmaktan kurtulduğunu yazıyor ve frak ve simokinli olarak verilen ilk solo konseri övüyorlardı.
bu konserimde bana Mesut Cemil Tel, Ruşen Ferit Kam, Nubar Tekyay, Artaki Candan ve fantezi eserlerde de kıymetli piyanist Vasiliyet refakat etmişlerdi. Bu konserler aynı yerde beş sene devam etti.
1934’ten bu yana daha çoğu Saray Sineması’nda olmak üzere İstanbul’un diğer sinemalarında ve Anadolu’nun birçok şehirlerinde konserler verdim ve vermekteyim. Allah’a şükür büyük bir alâka ve taktir toplayan bu konserlerime devam edeceğim.”
Besteciliği
Üstad Münir Nureddin Selçuk‘un ses sanatkârı olarak üstün vasfı yanısıra en mühim bir özelliği de besteciliğidir. Klâsik janrında da kendine has bir ekol kurmuştur.
Klâsik şarkı formunu, reforme etmek suretiyle genişletmiş arkıda şiirin bütününe yer vererek ses ve söz arasında tam bir bütünlük sağlamıştır.
Şarkılarında insanı derhal saran ve cezbeden bir hava vardır. Nağmeler açık ve parlak, cümleler muntazam ve nettir. Heceler tesirli ve güzel bir şekilde taksim edilmiştir. Güfte pek mahirane ve çekici aranağmeleri ile bağlanmıştır. Lüzumsuz tekrarlara hemen hemen hiç rastlanmaz.
Münir Nureddin Selçuk’un eserlerinde dikkati çeken özelliklerden en mühimi, seyir alanı ve ambitusu dar olan makamlarda bile en bakir nağmelerin bulunmasıdır. Hiç bir şarkısında yersiz ses kullanmamıştır. Geçkiler, hayret edilecek bir ustalıkla yapılmıştır.
Lirik ve pastoral nevinden yaptığı eserlerinde mana bütünlüğü ses perdeleri arasından bütün ihtişamı ile tebevvün etmektedir ki, bu husus Münir Nureddin’in bir besteci olarak üstün kabiliyetinin eseridir.
Türk musiki alemi, Üstad Münir Nureddin Selçuk’a sayılamayacak kadar çok şey borçludur. O’nunla musikimiz komadan kurtularak yeniden hayat bulmuştur.
Kendisine en derin şükran duygularımızla uzun ve sıhhatli ömürler diliyoruz.

Avni, A. R. (1964, Şubat 27). Musiki / Her hafta bir besteci ve eseri: Münir Nureddin Selçuk. Yeni Asır, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

