Atatürk ve musiki


Ali Rıza Avni


– Hayatta musiki lâzım mıdır?
– Hayır, hayatta musiki lâzım değildir..

Bu sözleri dinleyenler donmuş kalmışlardı. Kendi sorusunu yine kendisi cevaplandırmış bulunan Atatürk sözlerine devam etti: “Eve hayatta musiki lâzım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile alâkası olmayan mahlukat insan değildir. Eğer mevzubahis hayat insan hayatı ise, musiki behemehâl vardır. Musikisiz hayat zaten olmaz. Musiki hayatın neş’esi, süruru ve herşeyidir. Yalnız musikinin nev’i şayanı mütaleadır..”

Atatürk büyük bir müziksever ve gerçek bir musiki aşıkı idi. Bunu çeşitli vesilelerle söylediği sözlerinin yanısıra, bizzat yaşayışı ile de fiilen ispat etmişti. En neş’eli günlerinde musikiye yaklaşarak coşkunluğunu arttırmış ve en sıkıntılı günlerinde de musikiden kuvvet almıştı.

Evet Atatürk büyük bir musiki aşıkı idi. Fakat, acaba o hangi musikiyi seviyordu? “Yalnız, musikinin nev’i şayanı mütaleadır.” sözü ile hangi musikiyi kastediyordu?

İşte bu yazımız, aslında bu sorunun cevabını bulmak gayesi ile hazırlandı.

Atatürk’ün musiki ve musikimiz hakkında söylediği çeşitli sözlerini, yakınlarının anlattıklarını derledim ve bu yazı ortaya çıktı. 

Olayların, sözlerin ve hatıraların dizilişinde tarihi bir sıra yoluna gitmedim. 

Yanık Ömer…

Enver Behnan Şapolya, Atatürk’ün çok sevdiği ve hatta sık sık okuduğu bir şarkının O’nun ilk aşkı ile ilgisi olduğunu bizzat Ata’nın ifadesine dayanarak naklediyor:

Atatürk, “Cânâ rakibi handan edersin” şarkısını çok severdi. Bu, O’na ilk aşkını hatırlatıyordu. 

Ata, Manastır İdadisi’nde okurken tatillerinde sılaya, annesinin yanına geliyor. İslâhane semtinin Ahmet Subaşı mahallesindeki evlerine gelmeden beş on ev önce bir paşanın evi vardır. Paşanın kızı, şık üniformasıyla gelip geçen genç Mustafa Kemâl’e gönül veriyor. O’na gizli mektuplar yazıyor. Mustafa Kemâl hayalinde yaşattığı bu kızı çok güzel tasavvur ederek görmek istiyor. Nihayet bir gün kız Mustafa Kemâl’e görünüyor. Fakat bu Mustafa Kemâl’in en talihsiz anıdır. Zira hayalinde çok güzel olarak yaşattığı kız hakikatte yüzüne bakılamayacak derecede çirkin. Büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Mustafa Kemâl, işte bu şarkı ile ilk aşkını hatırlardı.”

*

Üstad Münir Nureddin Selçuk ve Safiye Aylâ ne diyor…

Atatürk’ün sesini çok beğendiğini ve uzun yıllar yanında bulundurduğu Münir Nureddin Selçuk diyor ki:

“Atatürk, Türk musikisini çok seviyordu. Bunun için de bu musikinin bütün dünyada tutunmasını istiyordu. Kararını vermişti. Bir şeyler yapacaktı. Bütün gayesi musikimizi beynelmilel sahada tanıtmak ve yükseltmekti.”

Safiye Aylâ da aşağı yukarı aynı şeyleri söyledikten sonra ilâve ediyor…

“Daha beni ilk dinlediği gecede Ata’nın sözlerinden Türk musikisinde bir değişiklik yapmak istediği intibaına varmıştım.”

Radyodan Türk musikisi nasıl ve niçin kaldırılmıştı?

Bir ara radyodan Türk musikisinin kaldırılmış olduğunu o günleri yaşamış olanlarınız hatırlarlar. Bu olayın tepki ve söylentileri günümüze kadar geliyor. 

Bu konuda da çeşitli fikirler ile sürenler var. Kimisi bu kararı Atatürk ani bir tehevvürle (öfke) verdi derken, bazıları da bu kararın Atatürk’ten gelmediğini, Ata’nın bir sözünü yanlış anlayan yakınlarının bu işe tevessül ettiklerini söylüyor. 

Bilinen bir şey varsa o da radyodan Türk musikisinin kaldırılışı resmî bir emirle olmamıştı. 

Şimdi biz yine hatıralara dönelim. Riyaseti Cumhur Fasıl Heyeti’nin son şefi Hâfız Yaşar Okur olayı şöyle anlatıyor:

“Vali Muhiddin Bey Avrupa’dan bir radyo getirtmişti. Dolmabahçe Sarayı’nda bu radyoyu dinliyorduk. Nihavend faslı çalınıyor, hem de gayet iyi çalınıyordu. Ata bu faslı çok severdi. Radyoya telefon edilerek faslın devamı istendi. Fasıl bittikten sonra şarkılar başlamıştı. Arada konuşmalar, öksürmeler duyuldu. Atatürk çok sinirlenmişti. Millete hitap eden radyodaki bu laubaliliğe ziyadesiyle hiddetlenmişti. “Kapatın şunu” dedi. İşte o akşamdan sonra radyoda Türk musikisi çalınmaz oldu.”

Bestekâr Tanbûrî Refik Fersan aynı konuya temas eden bir konuşmasında, radyodan Türk musikisinin kaldırılması işinin bizzat Ata’dan değil biraz da etraftan yapılan tesirin sonucu olduğunu belirterek diyor ki: 

“Bir gece heyetimiz ve Münir Nureddin Selçuk arkadaşımla birlikte Atatürk’ün huzurunda bir konser verdik. Ürdün Melîki Abdullah‘a daha önce verilen iki konser Melîki çok memnun etmiş hatta kendisi Ata’ya bıraktığı bir mesajda “Türkiye’de dinlediği nefis musikiye teşekkür etmişti.” İşte Atatürk bizden Melîk’e çaldığımız eserleri o gece tekrarlamamızı istedi. Bu arzuyu yerine getirdik. Ata çok mütehassis olmuştu. Bir ara masasındaki bazı zevata bakarak, “-Türk musikisini ben kaldırmadım; bunlar kaldırdı.” dedi…”

Bu olaya şahit olan Münir Nureddin Selçuk da aynı kanaati teyit ediyor. 

Radyodan Türk musikisini kaldırılışında en büyük tesirin o zamanın Dahiliye Vekili Şükrü Kaya‘dan geldiğini söyleyenler var. O ise bu isnadı reddediyor ve şu açıklamayı yapıyor: 

“Benim tesirim mi?… Atatürk etrafının tesirinde kalan değil, bilâkis etrafındakileri tesiri altında tutan bir şahsiyetti. O Türk musikisini severdi, dinlerdi. Fakat musikide inkılâp yapmak istediği anda, şahsi zevkini ikinci plâna almayı tercih etmişti. Radyodan Türk musikisinin kaldırılması da bu inkılâp kararının bir neticesidir. Diğer inkılâplar bahsinde benim Atatürk’e tesirim değilse bile, kendi çapımda rolüm olmuştur. Ancak musikide böyle bir tesir düşünülemez. Zira musiki selâhiyetli olduğum bir saha değildir..”

Kısacası bu husus bütün karanlığını muhafaza ediyor…

*

26 Şubat 1938 tarihli “Vakıt” gazetesinde Atatürk’ün şu sözlerine rastlıyoruz: 

“Bir milletin musikisi hakkındaki zevki nazarı itibara alınmadıkça onun yükseltilmesine imkân olmadığını Montesqieu’de okumuştum. Bu çok doğrudur. Ve işte bundan dolayı bu sanatın inkişaf ettirilmesine kendimi bağlı sayıyorum. Memleketimizde çalınan Türk musikisi değildir. Bir Bizans aksiyonudur. Bizim milli musikimizi ancak köylerde çobanlar çalar. Fakat onu da Garp musikisinin şimdiki seviyesine yükseltmek için takriben dört asır beklemek lâzımdır. Bu kadar beklemek fazladır. Onun için Avrupa musikisini nakle çalışıyoruz…”

Atatürk aklıyla yüzde yüz garplı müzik taraftarıydı…

Buraya kadarki yazılardan bile Atatürk’ün şahsî hatıra ve duygularıyla Türk musikisini sevdiği fakat akıl ve mantığıyla Batı müziğini beğendiğini görüyor ve öğreniyoruz. 

Nitekim bu sanatın gelişmesi için yapmak istediği hamleler bu kanaatımızı perçinlemektedir. 

Devrimlerin en zoru…

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak bir hatırasında diyor ki: 

“1936 yılı Temmuz’unda bir gece Atatürk’ün sofrasındaydık. Ata hazır bulunan profesörlere dönerek sordu: 

– İnkılâpların en zoru hangisidir?

Verilen çeşitli cevaplardan hiç biri Ata’nın beklediği cevap değildi. “Şapka inkılâbı” diyene de başını kaldırdı, “Harf inkılâbı” diyene de “Hayır!” dedi. Nihayet sorduğu suali kendisi cevaplandırmıştı.

“En zor inkılâp musiki inkılâbıdır. Şahsa evvelâ kendi içini inkâr ettirmek, sonra yine bir şey aşılamak demektir..”

*

Atatürk’ün istediği müzik ve gösterdiği yol…

4 Ocak 1938 gecesi o zamanın Isparta milletvekili Kemâl Ünal‘ın defterine Atatürk aynen şu sözleri yazmıştı: 

“Eski musiki Garp musikisine üstün çıkarmak için çalışanlar bir ufak hakikati fark edemez gibi görünürler. Bu hakikati kısaca izah etmek lâzım gelirse, diyebiliriz ki, bütün bu ihya ameliyesinde ele alınan musiki parçaları Türklerin herhangi bir ayinde veya şenlikte bütün maddi ve hissi kabiliyetlerini yüksek derecede kullanarak oynamaya yarayan nağmelerdir. Bu fasıldan olan musikiyi, bugünün dans parçaları gibi saymakta hata yoktur. Ancak bugünkü Türk kafası, musikiyi düşündüğü zaman yalnız basit oyunlara yarayacak, insanlara basit ve geçici bir heyecan verecek bir musiki aramıyor. Musiki dendiği zaman, yüksek duygularımızın, hayat ve hatıralarımızın ifadesini bulan bir musiki murat ediyoruz.

Bugünkü Türkler, musikiden diğer yüksek ve hassas cemiyetlerin beklediği hizmeti bekliyor. İşte bu bakımdan klâsik Türk musikisini ihyaya çalışanların çok dikkatli bulunmaları icabeder. Biz bir Türk bestesini dinlediğimiz zaman, ondan geçmişin intibah bırakması lâzım gelen hikâyesini kalbimize giren oklar gibi duymak isteriz. 

Acı olsun, tatlı olsun, biz bir beste dinlerken ve farkında olmaksızın hislerimizin incelir gibi olduğunu duymak isteriz. 

Bütün bunlardan başka, musikiden beklediğimizin, maddî, fikrî ve hissî uyanıklık ve çevikliğin takviyesi olduğunda şüphemiz yoktur. 

Yeni şairlerimizden ediplerimizden, musiki bilginlerimizden ve bilhassa ses sanatkârlarımızdan istediğimiz ve aradığımız budur. 

İsterim ki, bu musikimizi bütün dünya dinlesin, fakat…”


Avni, A. R. (1962, Kasım 10). Musiki / Atatürk ve musiki. Yeni Asır, s. 6. 


Desteklerini esirgemeyen sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Hakan Cevher tarafından yayımlandı

Musicologist

Yorum bırakın